Ziyaretçi defteri Künye E-gazete
DÖVİZ KURLARI
EUR EUR 1.9558 Lv.
USD USD 1.6646 Lv.
GBP GBP 2.1906 Lv.
TRL TRL 0.4524 Lv.
Anasayfa Haberler   Yorumlar   Edebiyat Video Arşiv
20 Ekim 2017
EDEBİYAT

Küpçü’nün, kökleri havada şiir ağacı

04 Temmuz 2016

Ahmet TÜRKAY
/Meyve veren bütün ağaçlar/ /Kulak kabartın, duyun;/ /Unutun ne ağacı olduğunuzu//daha çabuk zamana uyun/ /Meyveleriniz benzesin kiraza/ Biz yalnız kiraz istiyoruz/ /Kiraz vermezseniz bize/ /Kökünüzü kuruturuz/ /Kökünüzü kuruturuz/ (Recep Küpçü’nün, “Ötesi Düş Değil” şiir kitabındaki “Çağrı” şiirinden.)

“Bulgaristan’da tek bir Türk kalsa, ben de onunla burada kalırım,” diyen, Bulgaristan Türklerinin, gözü pek, yürekli, efsane şairi Recep Küpçü, totaliter dizgenin salt bağnazlık, şovenizm kokan bu çağrısına uymadı. Uyamazdı da. Nedeni de şu ki; o, “Bir Türk ozanı”ydı, “Burgaz kentinde yaşayan. Ama bir insan”dı, “Tüm evreni gönlünde taşıyan…” (“Ben” başlıklı şiirinden bir alıntı.) Küpçü’ye halkını sevmek, “Evreni gönlünde taşımaya” engel olamazdı, nitekim olmadı da. O sadece Recep Küpçü, yani adı “ev”siz, “ov”suz, bir Türk olarak yaşamak istedi. Ne yazık, totaliter dizge şaire bu kadarcık bir hoşgörüyü bile tanımadı; tüm gücüyle yüklenerek, canını burnuna getirdi. Bulgaristan Türkleri şiirini sıradanlıktan kurtaran, coşkuya, duyguya düşünsel derinlik birikintileri bırakan şair, soyadına hiç ‘ev’, ‘ov’ takısı takmamış, gözleri çıkarlarından başka bir şeyi görmeyen, kendi gölgelerinden korkan editörler, hep onun tertemiz Türkçe soyadını Slavlaştırmışlardı. Bunla yetinmeyerek, ‘ev’ takısını kabul etmiyor diye onu Emniyet birimlerine gammazlamışlar, yurt dışına kaçan bir kardeşi yüzünden zaten başı dertte olan şairin yaşamını zindana çevirmişlerdi. Tüm baskılara karşın, Küpçü, yönetim çevrelerinin istedikleri ‘kiraz’ meyvesini vermedi; şiir bahçesindeki kiraz ağacının dallarını aşıladı, o aşılardan turunçgiller meyvesi elde etmeyi başardı. Bir şiirinde: /Siz güneyden gelen coşkun, köpüklü dalgalar/ /Burcu burcu Anadolu kokuyorsunuz/ diyerek, komünist erke meydan okudu.

İktidar için tek bir çözüm kalmıştı; ‘burcu burcu’ narenciye, başka bir deyişle Anadolu kokulu meyveler veren şiir ağacının köklerini kurutmak. Emniyet kolları sıvadı; Küpçü’nün şiir ağacının köklerini kurutmayı denedi. Tam ağacı kuruttuk diye sevinirlerken, bir baktılar ki ağaç, kökleri havaya, dalları yere doğru uzanan, cennetteki Tuba ağacına benzer bir ağaca dönüşmüş.

Recep Küpçü’nün kişiliği de şiiri gibi garip, yabansı, renkliydi. Çirkinliği güzelliğe, bayağılığı, duyulmadık, görülmedikliğe, ‘üzgüleri gülsuyu’na çevirerek, ‘yakalara serpme’yi, acılarından bal üreterek, o baldan ‘sineklere de pay’ vermeyi bildi. Sistem karşıtlarını dize getirmek için uygulanan işsiz bırakılma yöntemi, ömrünün sonuna değin eksiksiz, Küpçü’ye uygulandı. Fabrikalarda, inşaatlarda çalışmayı göze aldı, yine iktidara boyun eğmedi.

/Eli boş dönüyorum evime her gün// Kırık dökük umutlarım/ /Ve akşamın hüznü içimde/ /Bu halimle de umutluyum ben/ /Umutsuzluk içinde/ /Kıvıl kıvıl kıvranıyorum/ /Biraz hava, biraz vefa arıyorum/ (“Biraz Hava, Biraz Vefa Arıyorum” şiirinden.)

Oysaki tek bir şey yapmasını istiyorlardı; dürüstlüğünü, ahlâksal değerlerini yitirmesini…

Altmışlı, yetmişli yıllarda, milliyetçi sosyalist iktidar, Türk asıllı aydınları yanına çekmek için yoğun çaba harcıyordu. Bu kampanyanın sonu adlara saldırıyla biteceğinden, aydınların, Türk toplumunu komünist yönetime karşı kışkırtmalarından korkuluyordu. Ve on yıllık uğraşı başarıyla sonuçlanmış, Emniyet güçlerine çalışmayan, neredeyse tek Türk aydın kalmamış, polis müdürleri, şube şeflerine yaranma yarışı ayyuka çıkmıştı. Bu ruhsal çözülüş, çöküşe Recep Küpçü’nün katılmaması Emniyet’i kızdırıyordu. İki Türkçe, bir Bulgarca kitap yayımlamış, hem Türk, hem Bulgar yazın çevrelerini dalgalandırmış, Türkçe kitapların başlıkları Emniyet görevlilerini huylandırmıştı. Ötesi Var şiir kitabıyla, yaratıcılığının ötesi değil de Türkiye’nin var olduğu algısı, parti yöneticileri arasında yaygınlaştı. Aynı yöneticiler, Ötesi Düş Değil kitabıyla da beklenmedik bir şok yaşadılar. Şairin çok ileri gittiği, devlete başkaldırdığı düşünülüyordu. Ne var ki her iki kitap başlığının da ikilemli olmasından, açıkça verilen bir mesaj olduğunu kestirmelerine karşın, susmaktan ve homurdanmaktan öte gidemediler. Sonra, sert önlemlerin Küpçü’yü Türk azınlığın gözünde büyültmesinden, onu bu azınlığın lideri konumuna getirmesinden çekiniliyordu. Görüşmelerimiz sırasında şair, kitaplarının adlarının iktidara bir uyarı niteliği taşıdığını bana birçok kez söylemişti. İşte o nedenle, esen yelden, martı çığlıklarından bile hile sezer olmuştu. Çingenelerle Pomakların güme gittiklerine, asıl hedefin Türk azınlık olduğuna işaret ediyordu.

O Günden Sonra romanında, emniyet organlarının onu kazanmak için başvurdukları yöntemleri anlatır. Yaşamöyküsel ağırlığındaki bu yapıt, şairin yaşamından bilinmeyen birçok kesiti gün ışığına çıkarıyor. Emniyet yetkililerinin kendisini sorgulamalarını ayrıntılarına dek anlatıyor. İşte size romandan bir alıntı:
“… -Senin mantığına hayranım. Bu sağlam yapılı mantıkla keşke bizim için çalışsaydın!

Yılmaz birden yıldırımla vurulmuşa döndü. Fakat şaşkınlığı uzun sürmedi, kendini toparladı.

-Ben emniyete çalışmam. Bunu duymamış olayım.”

Valkov: -Doğruluğu seven bir adamsın. Akıllısın da. Senin gibi adamlara ihtiyacımız var. Bizimle işbirliği yaparsan, önündeki bütün engeller kalkar, tüm kapalı kapılar açılır, herkes karşında saygıyla eğilir. Bak, zor günler geçiriyorsun. Paran pulun, evin barkın yok. Karının ailesine yamanmışsın, sığıntı gibisin. Ama bu durumdan kurtulmak, senin elinde.

Yılmaz: -Bu iş benim boyumu aşar. Benliğime de taban tabana zıttır. Kendi görüş ve ilkelerime karşı çıkmayı istemeyiniz benden. Ve sizden rica ediyorum, peşimi bırakın.

Valkov, kaşlarını çattı, Yılmaz’a öldürücü bir bakış attı.
-Derinlemesine, bir kez daha düşün. Zararın neresinden dönülürse kârdır.
-Ben düşündüm, kararımı verdim. Mümkünse, artık beni rahatsız etmeyiniz. Benden muhbir olmaz.

Baskıcı erk, Türk azınlığın, Küpçü’ye içten içe sevgisinin ayrımındaydı. İki kişi bir araya gelemeyecek denli azınlık dağıtılmışsa da şairin halkına olan o köklü sevgisi, erkin huzurunu kaçırmaya yetiyordu. İki sevginin birleşmesinden doğacak gücün sonucunu biliyorlardı. Küpçü’nün halkıyla bütünleşip, kaynaşmasının önü alınmaya çalışılıyordu. Onun Burgaz kentinde oturması onlar için bir kazanım sayılırdı. Şairin öğretmenlik hakkı elinden alınmış, böylece onu halkına götüren yol kapatılmıştı. Küpçü’nün senelerce işsiz bırakılmasının altında yatan asıl neden de buydu. Evinden, kentin merkezine gidemeyecek kadar parasız bırakılıp, onu arkadaşlarından, tanıdıklarından soyutlamak, koparmak istiyorlardı. Kentin merkezine bir saat yürüyerek gidebiliyordu. Ancak, Aydos Dağlarındaki Türk köylerine öyle yürüyerek gidemezdi. Burgaz ilinde çok az Türkün yaşaması, Küpçü’nün yerleşmek için Burgaz’ı seçip, kendi kendini sürgün etmesi, sosyalist idare için bulunmayan bir fırsattı. Şaire cehennem azabı çektirerek, Türk azınlığı düşünmeye vaktinin kalmaması amaçlanıyordu.

/Er geç alacağım başıma püsküllü belamı/ /Yaşadığım kentte caminin minaresi de yok/ /biliyorum doğrusu, ulusundan çok/ /Bulgar polisine hizmet eden imam efendi/ /nereye çıkıp da okuyacak salamı/ (“Diyojen’in Umudu Ve Benim Önsezim” şiirinden)
İyi ki cennetteki Tuba ağacının benzeri, şiir ağacı vardı. Yalnızlığı dertleri gibi çoğaldıkça şiire dört elle sarılıyordu. Ağacın köklerinin gökyüzünde olması da çok işine yarıyordu. Kökleri toprakta olan şiir ağacı kurutulmuştu ama onun köklerini kurutmaya polisin gücü yetmiyor, Küpçü de ısmarlama şiir yazmaktan, yalnız kiraz meyvesi vermekten kurtulmuş oluyordu.

/Benzeşme özenilerin sonu tekdüze durağı/ /bekle dur işin yoksa, renklerin yolu buradan geçmez/ /mendil bile sallamaz insana uzaktan gücenik renkler/ /Ah, nerede düşsel evrenlerin bahsettiği o serüvenler./ (“Yiten Evrenler” şiirinden)

Recep Küpçü şiirini irdelerken, onu Türkiye şiiriyle değil de daha çok, 1970’lerin Bulgar şiiri ile kıyaslamak gerekir.

O yıllarda, Türk şiirinde postmodernizme geçiş süreci yaygınlaşmıştı. Türk şiirinin bir tutkunu, çılgını olan Küpçü, kısıtlı olanaklarla eline geçirdiği Varlık dergisinden, Türk şiirini izlemeye çalışıyordu. Büyük bir atılım yapan İkinci Yeni şairlerinin yere göğe koyulmadıklarını görüyordu. Edip Cansever, Turgut Uyar korkunç ilgisini çekiyor, onlara imreniyor, özeniyor, gizlice de kıskanıyordu. Türk şiirinin büyük bir şiir olduğunu, dünya şiiriyle kafa kafaya gittiğini, ezberindeki şiirleri çarçabuk Bulgarcaya çevirerek, Bulgar şair arkadaşlarına örnekliyordu. Hiç unutmam, bir gün, Burgaz Yazarlar Birliği ofisinde Tarancı’nın, giderayak bir şiirini çevirmiş, orada bulunanların hepsi kalkıp Küpçü’nün elini sıkmışlardı. O vakitler, Türk şiiri Bulgaristan’da tanınmıyordu. Birkaç yazarınkiler dışında, Türkiye’de yayımlanmış kitapların Bulgaristan’a girmesi yasaktı. O yüzden, Küpçü’nün şiirlerinde Türk edebiyatından esmeler varsa da çokluk, Bulgar edebiyatından izler aranmalıdır.

Şiirde ikinci bir döneme geçmeyi düşünüyordu Küpçü. Türkiye’deki İkinci Yeni’yi örnek alacak, duygu, coşku çavlanından koparak, şiirin alabildiğine derin doğaötesine açılacaktı. Gerçi; /Rüzgârdan dalgalanan su/ /Gece ayna tutar aya/ /Özlem üstüne bir türkü/ /Kulak kesilir, dağ kaya/ / Su devam eder akmaya/ gibi güçlü dizeleriyle o ereğinin ipucunu vermişti.

1970’lerde Bulgar şiiri, Küpçü’nün şiirinden pek farklı değildi, diyesim geliyor. Milliyetçi yönetim, sanatı sosyalist gerçekçiliğe endekslemiş, dünyadaki gelişmeleri sıkıdenetimine almış, yalnız siyasetine uygun olanların Bulgarcaya çevrilmesine izin veriyordu. Ve edebiyat, sosyalist gerçekçilik akımına sıkışıp kalmış, usanç verici bir durgunluk geçiriyordu. Düzene yaranmak, pohpohlamaktan herkese gına gelmişti. Kimse edebiyatı, batı edebiyatı düzeyine taşımayı düşünemiyor, çözümü, Komünist Parti’yi övme yöntemleri geliştirme yarışına katılmakta görüyordu. Recep Küpçü bu yarışta yoktu. Sansüre uymuyor, içinden geldiğince yazarak, direnmeye uğraşıyordu. O nedenle şiirleri, Türk şiirinden beslenmiş olduklarından, Bulgar şairlerinkinden sıcak, içten, gerçekçidirler. Recep Küpçü’nün şiirlerindeki gittikçe artan, genişleyen o doğal sıcaklıkla, içtenlik, Bulgar yazın çevrelerini etkiliyordu.

/Sen paylaşamadığım düşünce, sevi, özlem, onur/ /Bir burkulur yüreğim, bir delice çarpar durur/ /Bir görememe telaşı seni düşlerde bile/ /Bir görme umudu, rüzgâr rüzgâr savrulur/ (Anayurdumuza özlemini dillendirdiği, komünist sıkıdenetimcilere aşk şiiri diye yutturduğu, “Nasıl Anlatsam” şiirinden)

Su katılmamış, en doğru, yanlışsız kararı, çağdaş, uygar, düşünsel olgunluğa erişmiş topluluklar, halklar verirler. Onlar, kutsal, yüce halk sevgisini ne göz ardı etmiş, ne de görmezden gelmişlerdir. Demokles’in kılıcı başlarında sarktığı, yaşamları bir karabasana dönüştüğü günlerde, kendini değil de halkını düşünen, onlara göğsünü siper eden şairini Bulgaristan Türkleri kırk yıldır unutmuyor. Recep Küpçü, Bulgaristan Türklerinin gönlünde sonsuza değin yaşayacak. Çünkü hiçbir şairimiz onun gibi: /Ben bir Bulgaristan vatandaşıyım/ / İsimim Recep Küpçü/ /tepeden tırnağa Türkoğlu bir Türküm/ diye haykırıp, azılı milliyetçi bir rejime kafa tutma yürekliliği gösteremedi.

Ziyaretci sayısı: 3111

YAZARIN DİĞER YAZILARI

« Geri dön

ANKET



Anket Başlangıç Tarihi:

[ Anket sonucu ]
REKLAMLAR



All Rights Reserved © 2006-2017    "SENİ MEDİA" LTD; GSM:+359 877 40 36 38  Webdesign